28 11 2014

Gökyüzünün en güzel olduğu şehir, Lizbon

Lizbon'a gitmeyi planlayan bir arkadaşımın facebooktaki zaman tüneline yazdığı Lizbon hakkında fikir araştıran mesajı üzerine bu bir uyarı olmalı dedim. Haziran başı Cascais arkasından kaçamak yaptığım 3 günlük Lizbon gezimden sonra mutlaka bu şehri tek başına anlatmalıyım demiştim. O kadar güzel zaman geçirmiştim ki ve öyle çok sevmiştim ki burayı yaşadığım her anı keyifle paylaşacaktım. Araya SUP Yoga heyecanı, Çeşme ve sonrasında Caddebostan Yoga'da tekrar başlayan stüdyo derslerimizin telaşı olunca yine ihmal ettim sevgili blogumu. Ve  nihayet Ekim ayında Lizbon gezimi yazmaya başladım, tamamlamak ise ancak bugüne nasip oldu. Nasıl gezdiysem öyle anlattım, çok tarihi bilgi içermediğini utanarak itiraf edeyim. Turistik bir şehir yazısından ziyade 3 günde Lizbon eğlence-yeme içme ve gezi rehberi olarak kendi yaşadıklarımı paylaşıyorum, keyifli okumalar :)



Lizbon 1. gün
Portekiz'e SUP Yoga ve Lizbon için gittim. Cascais'te kaldığım 4 gün boyunca bir yandan SUP Yoga öğrenirken biryandan da Iyengar Yoga'nın şahsıma spesifik terapilerinden faydalandığım Annette ile müthiş zaman geçirdim. Haziran ve Temmuz aylarında paylaşmıştım yazılarımda. Şimdi ise kaldığım yerden devam ederek Lizbon hikayemi ve Lizbon'u anlatmak sırası geldi.
Perşembe vardığım Cascais'ten Pazar öğleden sonra ayrıldım. Ama ne ayrılış. Cascais'in taksicileriyle yıldızım barışmadı ve 2 taksi de yolu kısa ve ucuz bulduğu için beni trene götürmeyi reddedince aldım bavulu, tabiri uygunsa resmen bayır aşağı bir elimde bavul bir elimde kaldığım B&B sahibi Ester'in elime son dakika yolluk hazırladığı kek ile yayan yollara düştüm. Arada yol bitip de ormanlık alanı andıran parktan geçişim zahmetli ve komik oldu. Neyse ki böyle konularda şansım hep yaver gider, yolda karşıma çıkan grup içindeki bir centilmen arkadaş perişan halime müdahale edip aşağıya kadar bavulumu taşıdı. Ve huzur içinde Lizbon'a gitmekte olan trene binerek yolculuğuma başladım.


Ama trene binmeden havası her kaldığım gün güzelleşen Cascais'te ve muhteşem plajlarında fena aklım kaldı. Sahile indiğimde son kez bir plaj turu atmayı da unutmadım. 
Sahilde yer alan istasyonda sürekli Lizbon'a tren var, en fazla 5-10 bekledikten sonra trene binmiştim bile. Elimdeki 11 Euroluk gidiş-dönüş tren biletiyle yarım saatlik yolculuğum Ester'in keki ile pek bir lezzetliydi. Okyanus kıyısından Tejo'nun oluşturduğu haliçe doğru yolculuk çok hızlı geçti, Cascais benzeri bir çok sayfiye bölgesinde duran tren sonunda Cais do Sodre'ye vardı ve muhteşem Lizbon havası bana merhaba dedi. 
Bu havayı anlatmam lazım. Ben böyle havaya ve gökyüzüne bakmayı, hayran olmayı daha önce pek bilmezdim. Ne olduysa biz Hindistan'da gökyüzü ile aşk yaşamaya başladık. Ve orada kendisinden bir söz aldım. Nereye gidersem yanımda götürecektim bu aşkı. Burada da karşıma öyle güzel çıktı ki aşkımızın başka bir dönemine girdiğimizi anladım. Okyanusun verdiği o serinlik var ya. Malum Portekiz kıta Avrupasının en batı bölümünde, bu nedenle Akdeniz ikliminin yarattığı o bulanıklıktan kurtulmuş. Bizler Türkiye'de yaşarken çok farketmesek de bizim bulunduğumuz kuşak belki de Akdeniz ikliminin de etkisiyle havanın netliğini engelliyor. Oysa fark o kadar belirgin ki. Haziran başı ılık bir hava bedeninizi öperken içinize muhteşem bir serinlik ve ferahlık çekiyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki gökyüzü çok yükselmiş. O mavilik.. Muhteşem bir berraklık. Bulutların şekilleri çok net hava tam anlamıyla mis gibi. HD hava kalitesi moduna geçtiğimi anladığım andan itibaren kafam sürekli havada dolaştım. Böyle net bir gökyüzü daha önce hiçbir yerde görmedim. Atlas okyanusu ferah nefesini öyle bonkörce sunmuş ki Lizbon'a, kendisi de dünyanın en şanslı şehirlerinden biri olduğunu çok iyi biliyor mutlaka. Ve bu yüzden silüetini asla bozmamış güzeller güzeli Lizbon.

Güzeli de güzele övgüler düzmeyi de çok seven biri olarak güzel olan şehir olunca tahmin edin ki bu yazı ne övgüler ne hayranlıklarla dolu olacak. Çünkü Avrupa'da gördüğüm göreceğim en güzel şehirlerden biri Lizbon. Anlatmaya doyamayacağım nefis havası ve muhteşem mimarisi ile beni karşılayan Lizbon'da ilk iş fazlalıklardan kurtulmak amaçlı önceden ayırttığım oteli bulmaktı. Taksiye atladım. Önceden booking.com üzerinden yer ayırttığım Pensao Residencial Portuense'ye gittim. Otel Lizbon'un tarihi merkezi olan Baixa'nın yukarı tarafında bulunuyor. Şehir merkezindeki cadde Avenida da Liberdade'nin Restaudores metro durağına çok yakın şekilde yürüme mesafesinde.  Lokasyonu çok merkezi olan bu yer hem çok ekonomik hem de çok sempatik. Ama lüks beklememek lazım, Kesinlikle bir ekonomi oteli,ancak son derece de temiz. Oteli işleten abi-kardeşten kardeş olan ne kadar samimi ve nazikse abi de bir o kadar mesafeli ve kabaydı. Ama yine de düzgün bir işletme olduğunu düşünüyorum, beğendim kesinlikle tavsiye ediyorum. Bir kere yeri otelin yeri gerçekten son derece merkezi, Tek başına tatil yapacak bir bayan için de olabilecek en emniyetli semtlerden birinde. Bir tek kahvaltı hayal kırıklığı yaratabilir ama her adım başında bir pastane -cafe olan Lizbon'da asla aç kalmazsınız, hele benim gibi kahve-tatlı ikilisiyle güne başlamayı sevenlerdensiniz. Bavulumu minik odama bırakıp güzelce süslenip hazırlandım. Neticede 4 günlük bir yoga kampından çıkmışım, enerjim çok yüksek ve bu güzel şehri keşfetmek için can atıyorum. Kardeşten aldığım restoran tavsiyesi neticesinde gece hayatının popüler merkezi Bairro Alto'ya doğru yürümeye başladım.
Otelden çıkar çıkmaz aşağı doğru yürüdüğünüzde kendinizi tiyatro ve restoranların yer aldığı ve tamamen turistik olan Rua das Portas de Santo Antao adındaki caddede buluyorsunuz. Hem fiyat hem de lezzet konusunda çok kereler hayal kırıklığına uğramış biri olarak turistik restoran caddelerinde hiç hoşlaşmam,  bu nedenle yönümü değiştirmeden Lizbon'un ünlü buluşma merkezi Pombaline merkezindeki Rossio meydanı üzerinden yürümeye devam ettim. 
Bu güzel bina Dona Maria II Ulusal Tiyatrosu'na ait. Büyük Lizbon depreminden kurtulmuş ancak yangından kaçamamış çok zarar görmüş. Meydan akşamüstü saatlerinde birsürü turist ve brezilyalı olduğunu tahmin ettiğim kişilerle doluydu. Meydanda sürekli uyuşturucu madde satmak isteyenler oluyor, ama hayır dediğiniz anda hemen gidiyorlar ve hiç rahatsız etmiyorlar.

Dom Pedro Anıtı
 Şehirleri yürüyerek keşfetmeye bayılıyorum,  Meydanın yanındaki Ruo do Ouro caddesinden karşıya geçip Bairro doğru çıkmaya başladım. Bairro Alto Lizbon'un birçok tepesinden biri. Lizbon'un İstanbul gibi 7 tepeli bir şehir olduğunu önceden çok duymuştum ve bir çok sokağın da merdivenlerden oluştuğunu biliyordum. Diğer seçenek olarak asansör var ama sokaklarda gezmek benim için çok daha keyifli olduğundan merdiven çıkmayı göze aldım. 

Sokaklarda yürürken her yerde karşıma çıkan bu süsler Mayıs sonu Lizbon'da yapılan Rock in Rio festivali nedeniyle. Bir kaç gün süren bu festivalde muhteşem muzik grupları ve konserler yapılıyor. Lizbon'da devlet tarafından verilen son imkanlar ile Brezilyalı nüfusu bir hayli yüksek. Henüz Brezilya'ya gitmemiş ancak gitmeden de ruhunu göndermiş biri olarak benim için muhteşem bir imkan oldu, tüm kaldığım süre boyunca çok kaliteli müzik dinledim. Brezilyalı bir çok olağanüstü yetenek Avrupa kapısı olarak Portekizi ve muhteşem gece hayatında sonsuz seçenekler sunan Lizbon'u mesken edinmiş.
Otelden tavsiye edilen restoranın sokağını bulup da kendisini bulamadığım bir anda tam anlattığım gibi bir müzikle bu fotoğraftaki pencerenin önünde kalakaldım. İçerisi son derece tatlı bir şarap barı, iki Brezilyalı müzisyen müşterileri coştururken mekanın önü içeride yer bekleyen insanlarla doluydu. Bense mutlaka tavsiyeye uyacağım ya o yüzden buradan ayrılıp öbür restoranı aramaya koyuldum. Ama bulamadım ve geri dönüp adı "Grapes and Bites" olan bu sevimli mekanda pencere dışından sokakta müziği dinlemeye koyuldum.Kapının önündeki kuyruk da giderek yoğunlaşıyordu, belli ki içerde yer bulma şansım pek yoktu. Böyle durumlarda biraz girişken olmaktan zarar çıkmaz mantığıyla bu şarap içen gencin yanında oturmak için izin istedim. Centilmen arkadaş memnuniyetle teklifimi kabul etti ve ben de böylece  müzik ve keyifli sohbet yanında nefis müziklerle dolu bir Lizbon akşamına giriş yaptım.

Bu mekan adı gibi sadece şarap ve yanında şarap mezesi olarak peynir, kuru et ve meyve çeşitleri sunuyor. Tarif edilemez harika lezzetlerin yanında bir de yanına oturduğum arkadaş da Lizbon'un önemli bar şeflerinden biri çıkınca tadılan şaraplar tabii ki son derece kalite ve hepsi ayrı leziz. Sonradan yan masamızda oturan Fransız çift de sohbete dahil oldu ve birlikte hem müzikle eğlendik hem de Lizbon odaklı güzel sohbetler yaptık. Belli ki yine şanslı gezilerimden birindeydim.
Ve oradan çıkıp yine Bairro Alto'da bulunan Rua do Norte'deki çok sempatik bir gay barına geçtik. Hayatımda duyduğum en kaliteli seslerden olacak  bu gruptan gitar eşliğinde sevilen güncel şarkıları dinledik. Afrika kökenli Brezilya göçmenleri olan bu çocukları bir de canlı görmek lazım, nasıl da güzel insanlar. Verdikleri molada biraz sohbet etme imkanımız oldu ve tabii ki içten hayranlığımı ilettim. Lizbon, özellikle Brezilya göçmeni müzisyenler için Avrupa'ya giriş kapısı. Bu yüzden bir çok mekanda çok iyi müzik dinleme şansı var. İlk geceden böyle güzel müziklerle başlangıç yaptıktan sonra maalesef yavaş yavaş üstüme sinen yorgunluğuma yenildim, bir de gündüz erken kalkıp Lizbon'un o nefis gökyüzünü yeniden görme isteğiyle çok geç saate kalmadan otelime geri dönmeye ve kendimi uykuya teslim etmeye karar verdim.

Lizbon 2. gün
Sabah erken kalkıp otelin hafif ve garip kahvaltısı ama muhteşem kahvesiyle uyandıktan sonra - anladım ki Lizbon'da içtiğim tüm kahveler kesinlikle bir harikaydı- yine Rossio'dan aşağı ve bu sefer Castelo tarafına doğru gitmek için tarihi tramvaya binme amacıyla yollara düştüm.Tam Rossionun yan caddesinde bir bilet satış noktası var. 4 euroya günlük bilet alarak tüm toplu ulaşımdan faydalanabiliyorsunuz.

 Rossionun hemen doğu tarafında kalan Praça da Figueara'dan geçerek Martim Moniz meydanına geldim, burada yoga eğitmenim Annette'in söylediği 28 numaralı tramvaya binip Castelo'ya çıkmadan önce açık havanın ve muhteşem tablomsu gökyüzü altında ikinci leziz kahve molamı verdım. Nasıl gökyüzü ama :)
 Tramvay sırası ciddi anlamda kuyruk.Ama çok ekonomik olması ve antika bir trende yolculuk yapma merakı ile ben dahil hepimiz 10 dakka kadar beklemeyi göze aldık. Sonunda trene bindiğimde ortalama yaşın 70 olması nedeniyle gerektiği gibi ayakta olmayı tercih ettim. Hem de rahatça tren içinde gezinip bolca da fotoğraf çektim.

 Ama bu fotoğraf sevdası ve tabii Lizbon'un tüm sokaklarındaki tarihi dokudan gelen sarhoşluk hissiyle Castelo'yu kaçırdığımı farkettim. Meğer tren tekrar aşağıya inmeye başlamış.

Anladım ki su beni bırakmayacak, Tejo nehrine yakın yürüme mesafesi olacak  kadar trenin inmesini bekledim, Castelo ve Alfama turumu akşamüstüne almaya ve turu akşam Alfemo'nun ünlü fado mekanlarından birinde tamamlamaya karar verdim.
Burası Lizbon'un en güzel meydanı Praça do Commercio'ya inen Pombaline downtown bölgesi

 Depremden sonra burada bulunan sarayın yıkılmasıyla bölge yenilenmiş aynı zamanda Terreiro do Paço olarak yani Saray Meydanı olarak da biliniyor. Meydanın karşısında Tejo nehri ve okyanus serinliği bana çok iyi bir zamanda buraya geldiğimi farkettirdi. Belki başka aylarda böyle net görüntüler ve hava ile karşılaşmayacaktım. Ama Lizbon'a gidecekseniz Mayıs ve Eylül kesin tavsiyem olacaktır.

Otelin cimri kahvaltısı ve içilen kahveler beni çoktan acıktırmıştı. İyisi mi dedim biraz mideyi şenlendirelim,  meydandaki hoş bir italyan kafesinde rose şarap eşliğinde margarita pizza ve sonrasında tadına doyum olmaz Brezilya kahvesinden espresso ile yine gurme keyiflerime devam ettim. Yanlız gezmeyi sevmemin bir nedeni de böyle şeyler konusunda özgür olmak. Canım ne zaman nereye gitmek isterse oraya gitmek, yaptığım planları ters düz etmek, istediğim gibi yemek, içmek, etrafı gözlemleyecek bol vakit, yeni insanlar tanımaya açık olmak ve çoğunlukla hislerimle direk bir kontakta olduğumu bilmek bana yaşadığımı tekrar hissettiriyor, belki de en güzeli kişisel keşif yolculuğuma çok iyi bir ortam ayarlıyor.

Gezmeyi seviyorum!
Yediğim nefis pizzanın ve rose şarabımın etkisiyle Tejo nehri kenarında kendimce özgürlük ve sevinç naraları attıktan sonra biraz da romantizm dedim ve nehre karşı şehirle yaşadığım aşkı biraz daha derinleştirdim.


 Bu arkada gördüğünüz köprü 25 Nisan köprüsü, önceden adı diktatör Salazar'ın ismiyken devrimden sonra 25 Nisan olmuş. 
Karşı kıyıda köprünün bittiği yerde aynı Rio'daki gibi ve Rio'dan esinlenen İsa heykeli var "Christo Rei". Ama zaman kısıtlılığından ancak uzaktan bakabildim, zaten ben bir yolunu bulup direk orjinalini görmeyi planlıyorum. Ne de olsa aylardır ne varsa karşıma çıkan anlıyorum ve çok istiyorum ki
 "Rio Calling!!".  
Bu kadar nehir romantizmine rağmen hala şehri kendime aşık edemediğimi anlayınca kaleyi içten fethetmek lazım dedim ve bunun için gayretimi de son derece göstermeye karar vererek Sao Jorge Kalesine yürüyerek gitmeye karar verdim. Hem böylece yediğim pizzanın da günahını artık taşımak zorunda kalmayacaktım. Yine merdivenlerle dolu yollardan geçmeye başladım. Baktım şehir gösterdiğim gayrete göz kırpıyor, hemen  gördüğüm en güzel grafittilerden birini karşıma çıkardı, ben de bayılarak kabul etim.
Yol o kadar gözümde korktuğum gibi uzun gelmedi, Anladım ki Lizbon'u yürüyerek rahat rahat gezebilirsiniz, hatta öyle de öyle gezmelisiniz. Bu kadar sanat, tarih, renkli insan profilleri, birbirinden güzel binalar, şehrin göbeğinde köy havası ve müthiş manzaralar başka yerde bulunur mu bilemiyorum.




Kaleye çıkan yol bildiğiniz şehrin içinde bir köy, en çok hoşuma gidense her evin dış duvarında asılı  kuş kafesleri ve rengarenk kuşlar oldu. Lizbon geçirdiği depremlere, yangınlara rağmen tarihi örtüsü korunmuş ve yaşam tarzı da aynı şekilde muhafaza edilmiş bir şehir, böyle sevimli bir köy de gerçekten bu şehre çok yakışıyor.
Alfama kalenin Tejo tarafına bakan kısımda, kaleden inerken yavaş yavaş akşama dönen havayla beraber Alfama'nın ana caddesinde şehir manzarası eşliğinde gün batımı keyfi yaptım.
Bundan sonra ise kendimi Alfama'nın dar sokakları keşfetmeye adarken hedefim yerel bir fado mekanı bulmaktı,  Tabii kararan havayla beraber yanlız başıma olmanın verdiği olağan bir ürkme ve tek başıma otele nasıl döneceğim şüphesini de taşıyordum. Ancak bir kaç kişiye sorduktan sonra mesafelerin tahmin ettiğim kadar uzun olmadığı ve gayet güvenli bir şehirde olduğumu anladıktan sonra ikinci gecemi de Alfama'da geçirmeye karar verdim.Ve ilk olarak meşhur Clube de Fado'ya girdim.



Burası Portekizli ünlü gitar virtüözü Mario Pacheco'nun sahibi olduğu mekan. Hafta arası olduğundan sanırım çok sakindi ve başka sanatçılar vardı. Burada biraz utandım çünkü inanılmaz pahalı rakamlar karşısında tek yapabileceğim kredi kartıyla ödemekti, ancak slip makinaları bozuk olduğundan öyle bir imkan olmayınca bir kaç şarkı dinleyip sipariş vermeden çıkmak durumunda kaldım. Sonunda Sao Miguel üzerinde kendimce daha çok eğlendiğim hem de kredi kartı geçen başka bir fado mekanında oturmaya karar verdim. Üstelik şeker gibi havanın da keyfine varacağım şekilde açık havada olması da çok hoşuma gitti. Yemekler ortalama sayılır, denemek için Lizbon'un popüler yemeklerinden olan morina balığı aldım, kesinlikle bana göre olmadığını anladım. Masalar birleştirilmiş olduğundan bu akşam da sohbet edecek insanlarla karşılaştım, eğlendiğim ve doya doya fado dinlediğim güzel bir Alfama deneyimi oldu.




Lizbon 3.gün

Lizbon'da geçireceğim son tam gün, Kaldığım günlerin arasında belki de en güzeliydi. Şehre tekrar aşık oldum ama olunmayacak gibi mi?
Bu harika renklerle otelden yukarıya Gülbenkyan Müzesi'ne doğru yürüdüğüm her sokakta karşılaştım en çok da şehrin olağanüstü parkı Parque Eduardo VII çevresinde.
Yine muhteşem bir gökyüzüne uyanıp sabah erkenden yollara düştüm. Bu sefer hedefim Lizbon'un meşhur parkını gezmek ve çok görmek istediğim Gülbenkyan Müzesine gitmekti. Sonrasında otele uğrayıp bir mola vererek şehrin havalı bölgesi Chiado'da günüme devam etmeye karar verdim. 

Her iki yanı da yemyeşil ağaçlarla çevirili Avenida da Liberdade'den dümdüz devam ederek Parque Eduardo VII'e  çok keyifli bir yürüyüş yapılıyor. Arada kahve içecek de çok tatlı büfeler var, yürümek için alan o kadar geniş ki bu kaldırım üzerinde de hem bahçeler hem cafeler kurulmuş. Tabii mevsim konusunda sanırım çok şanslıydım, Haziran başı Lizbon için en güzel zaman olmalı. Her tarafta canlı renkler ve taptaze bir hava insana verdiği enerjiler inanılmaz.
Parktan tüm Lizbon manzarasını görmek mümkün. Ben özellikle içinden geçerek yürümek istedim, çok tatlı bir kitap fuarı kurulmuştu. Ama resimde göründüğünden çok daha büyük bir park baştan aşağı bitirmem neredeyse 1 saatimi aldı. Yukarıya doğru artık şehrin biraz daha iş merkezlerine doğru çıkıyorsunuz, yine de güzel bahçeler ve eski binalar her yerde karşınıza çıkmaya devam ediyor. 
Ve sonunda müzeye ulaştım. Parktan sonra bulmam çok zor olmadı, üniversite kampüsunden yürüyerek çıktığım alışveriş merkezine çok yakın bir bölgede yer alıyordu müze. Kapısında tanıdık bir görüntü olunca fotoğrafını çekmek istedim,çok hoşuma gitti.Bisiklet tutkunu olduğumu daha önce söylemiş miydim :)

Müzenin adı vakfın kurucusu ve koleksiyonun sahibi Kalust Gülbenkyan'dan geliyor. Müze hayali ancak ölümünden sonra gerçekleşen Kalust Gülbenkyan'ın Istanbullu bir Ermeni olarak Kadıköy'de büyümüş olması ve Kapadokya bağlantısı beni çok etkiledi. Girişte kendisiyle ilgili bilgileri merakla okudum, şu an Gulbenkian Vakfının Portekizde'ki tüm kültür sanat hayatını yönettiğini, Gülbenkyan'ın Portekiz'e gelişini, servetini elde ettiği petrol işindeki enteresan noktaları merakla inceledim. Anlatmak çok uzun süreceğinden ilginiz varsa, bugünkü Musul-Kerkük petrol boru hattının yaratıcılarından olan Kalust Gülbenkyan'ı ayrıca araştırmanızı tavsiye ederim. 


6000'den fazla parçayı içeren bu paha biçilmez  koleksiyonda antik Yunan eserlerinden Fransız mobilyalarına, cam eşyalara, Osmanlı çinilerine, Mısır heykellerine, halılara, el yazmalarına, mücevherlere kadar göz alıcı bir sürü parça var. Ayrıca olağanüstü bir resim koleksiyonu da var, bunların arasında Van der Welden, Turner, Romney, Lawrence, Fragonard, Corot, Renoir, Nattier, Boucher, Manet, Degas ve Monet tabloları da bulunuyor. Kesinlikle gördüğüm en zengin koleksiyon ve şimdiye kadar gezdiğim en güzel müzelerden biri oldu benim için. Müzenin bir de harika bir cafesi var ki mutlaka eserleri gördükten sonra uğranıp şarap eşliğinde çok lezzetli menülerinden birini aldığınız ilham eşliğinde keyifle denemeli derim. 
Dönüşüm öğleden sonrayı buldu, odaya uğrayıp biraz dinlendikten sonra bu sefer Chiado'yu keşfetmeye hazırdım.
Lizbon'da muzik her yerde

Rossio'dan Baixa'ya doğru yürürken karşılaştığım bu asansör 1902 yılında tamamlanan Elevador de Santa Justa. Baixa ile Bairro Alto'yu birbirine bağlıyor. Chiado ise ikisinin tam arasında kalan şık bir bölge. Tabii ki ben yine yürüyerek etrafı keşfetmeyi tercih ettim. Yol boyu sokak müzisyenleri, harika şovlar, tanıdık markaların yer aldığı mağazaların ve çok tatlı cafeler gördüm. Bu bölge o kadar renkli ki hem alışveriş olarak merkez, hem birçok müzeyi barındırıyor hem de opera binası gibi çok güzel yapılara sahip sanat mekanlarını da görebiliyorsunuz.Lizbon güzel binaları bir birinden nefis müzik venüleriyle hem göze hem kulağa hitap ettiği gibi muhteşem kahvesi ve şarap çeşitleriyle kuşkusuz damağa da son derece hitap eden bir şehir. En keyiflisi de tüm bu güzellikleri açık havada eski pastane-cafelerden birinde oturup insanları izleyerek yaşamak.


Bunun için en güzel adreslerden biri işlek yaya caddelerden biri olan Rua Garrett üzerinde bulunan Cafe Pastelaria Bernard. Kahvemin yanına aldığım makaronlar ve Lizbon'da bence içilecek en güzel kokteyllerden Caipirinha eşliğinde kendimi öğleden sonra serinliğine bıraktım. Keyfim tam yerindeyken ise beklenmedik bir olayla şok oldum. Bir sokak serserisi yanıma gelip beni rahatsız etmeye sonra da bağırmaya başladı. Korktum ama adamın tipi de pek komikti doğrusu. Kıpkırmızı saçları ve üstünde sadece çamaşırı olması olayı resmen mekanda tescilledi ve akabinde polisler gelip müdahale etti. Ben de sanki bir şey olmamış gibi kaldığım yerden devam ettim. Üstelik arkamda oturan grupla sıkı bir güvenlik sohbetiyle başlayan samimiyetimiz neticesinde bundan sonra Lizbon'da geçireceğim en güzel akşam olacak harika mekan önerilerinde bulundular ve ben de çok gecikmeden elimde yeni keşif adreslerini bulmaya koyuldum.


Burası Porto ve Douro Şarapları enstitüsü, portekizce adı Solar do Vinho do Porto. Yemek öncesi porto şarapları kesinlikle çok iyi bir aperatif bence, çünkü içine katılan brandy ile şaraptan çok likore benzeyen farklı bir tadı var. Ancak alkol oranı %20 bu nedenle tatlı tadına kanıp çok hızlı gitmek tehlikeli olabilir. Burada bu şarapları küçük tadımlar halinde oldukça da uygun ücretlere deneyebilirsiniz.



Lizbon'a gelenlerin es geçmemesi gereken en önemli mekanlardan biri Chiado-Bairro Alto arasında yer alan Cervejaria Trindade. Porto şaraplarından sonra akşam yemeği için adresim burasıydı. 800 yıllık tarihi bir geçmişe sahip olan bu şahane mekan önceden manastırken 1800 lerde birahaneye dönüştürülmüş ve günümüze kadar gelmiş. Mekana girdiğimde uzun bir kuyrukla karşılaştım. Neyse ki beklerken uzun uzun buranın renkli tarihini, manastır dönemini, çıkan yangınları ve enteresan olayları anlatan güzel yazıları okuyarak hiç sıkılmıyorsunuz, müze gibi bir yer burası aynı zamanda. Cizvit rahiplerinin kostümleri içindeki Garsonlar, duvarlarda mevsimleri ve masonik amblemleri taşıyan olağanüstü mozaikleriyle çok büyüleyici bir atmosfer. 170 yıldır gelen konukların notlarını tuttukları da bir defterleri var. Bu yüzden ne kadar kuyruk da olsa mutlaka bu tarihi birahane için beklemeye değer, hele bir de sonunda kendinize kum midyesi ve bira eşliğinde bir ziyafet çekecekseniz, kalır tadı damağınızda :)

Burdan sonra Lizbon'un son akşamı için gideceğim yer tabii ki bir fado mekanı olmalıydı, ve bu sefer turistik değil mümkün olduğunca lokal bir adres vardı elimde, Bairro Alto'da bulunan Tasca do Chico,  Lizbon'un en ünlü ve ucuz barlarından biri olan bu fado mekanında sahne alan sanatçıların cdleri de satılıyor aynı zamanda. Lizbon'da yaşanması gereken esas fado deneyiminin Alfama'dan ziyade böyle bir mekan olması gerektiğini düşünüyorum.
Ama benim gönlüm Brezilya müziğinde olduğundan son olarak kendime tekrar leziz bir Caipirinha eşliğinde Jobim'in Girl from Ipanemasının nefis bir yorumu dinlediğim bir brezilya barında buldum :) Sen de kız başına her gece barlarda eğlencelerdesin peki bu şehir güvenli mi diyeceksiniz? Bana göre eğer akıllı olursanız cinsiyetiniz ne olursa olsun kendi sınırlarınızı çizer güvenliğinizi gezdiğiniz her yerde sağlarsınız. Özellikle tek başına gezmek isteyen kadınlar için Lizbon ve bir çok Avrupa şehri zaten son derece güvenli. Yine de eğer yanlız dönecekseniz otelinize gece yarısından evvel dönmeye dikkat etmenizi tavsiye ederim.


Lizbon 4.gün


Lizbon'dan ayrılış günüm. Ama buradayken yapmam gereken önemli bir şey daha kalmıştı. Portekizin meşhur çöpçatanı Aziz Antonio'yu mutlaka ziyaret etmeliydim. Santo Antonio Kilisesi, zamanında insanların evliliklerine yardım eden gelinlerin koruyucusu ve çok sevilen rahip Antonio için yapılan ve hala aşk dualarının edildiği çok güzel bir kilise. Kiliseye Baixa'dan Alfama'ya yürüyerek geçebilirsiniz. Veya tarihi tramvayı denerseniz 28 numara önünden geçiyor.

Kilise ziyaretimden sonra son kez Baixa'da dolaşıp bu güzel şehrin doyum olmaz havasını uzun uzun içime çektim. Kafamda güzel aşk hayalleri, Lizbon ile vedalaşırken karşıma büyük insan Bob Marley'in en güzel sözlerinden biri çıktı " Love would never leave us alone" Aşk bizi asla yalnız bırakmaz!

Aziz Antonio dinledin mi acaba beni :)